Merhabalar,

Bunu elimden geldiğince “eski müzikler de ne güzeldi” içerikli bir yazı gibi yazmamaya çalışacağım, fakat konumuz müzik prodüksiyonunda kullanılan yöntemlerin, müzik tüketicisinin üzerinde yarattığı estetik algı değişimi olunca ister istemez bir eski/yeni karşılaştırması yapmam gerekecek. Hemen konuya giriyorum.

Dijital kayıt teknolojileri, DAW’lar, Plug-in’ler ve bunlar gibi hizmetimize sunulan bir çok oyuncak sayesinde, kaydedilmiş ses üzerinde belki bundan 20 yıl önce hayal dahi edilemeyecek bir manipülasyon imkanına sahibiz. Bu teknolojik gelişimin, işin müzik üreten ve tüketen kesimler üstünde farklı etkileri oluyor. Bu yazımda tüketici kısmına olan etkisine değinmeye çalışacağım. Ama önce günümüz teknolojisinin ses üzerinde ne gibi manipülasyonlar yapma imkanı sunduğunu kısaca açıklayayım.

fcan

“Rock n’roll is about flaws and imperfections”

Chris Shiflett

Bu cümle Foo Fighters’ ın gitaristi Chris Shiflett’ e ait. Analog teybe kaydedilen, Wasting Light albümünün kayıtları sırasında, böyle bir cümle söylemiş kendisi. Ne kadar, benim şahsi kanaatim analog kayıt olayının bir pazarlama stratejisi olduğu ve analog teybe kaydedilmişse bile o albümün Pro Tools görmüş olduğu yönünde olsa da, kendisinin haklı olduğu bir nokta var. Sadece rock n’roll değil, bütün müzik türleri, müzikal hatalar ve kusurlarla doludur. Çok yakın bir döneme kadar da müzik dinleyicileri olarak bizler, farkında olmadan bu hataları da dinliyor ve seviyorduk. Peki ‘hata’ dediğim ama aslında müzikal estetiğin önemli bir parçası olan bu öğeler neler?

Bir performansın, icra edildiği müzik içinde 3 temel unsuru var; bunlar zaman, entonasyon ve dinamik. Zaman ekseninde yapılan bir hatayı kulaklarımız “Ritm Kaçırmak” ya da “Ritme Uymamak” olarak duyuyor. Peki zamanlamada yapılan “hataların” müzikal olarak bir karşılığı yok mu? Tabi ki var. Örneğin, David Gilmour’ ın gitar sololarının çok özel olmasının nedenlerinden biri de, ritm içinde çalarken, tempoya göre yer yer çekerek ya da koşarak çalabilmesi. Veya Iron Maiden’ın bas rifflerindeki atlı koşturuyor hissiyatı aslında gerçekten bütün grubun önünde koşturan bangır bangır bir bas gitar yürüyüşü olması. Steve Harris’in sahnede de profesyonel atlet gibi koştuğunu düşünürsek, çaldığı şeyin de bundan farklı olduğunu düşünmek yanlış olur. Örnekler çoğaltılabilir, çekerek çalan cool davulcular, senkopa bütün gruptan bir kaç milisaniye önce giren heyecanlı gitaristler hep bu zamanlama varyasyonlarına örnek. Paylaştığım eser, film müziği bestecisi Joe Hisaishi’nin “Freedom Piano Stories 4” isimli albümünden Fragile Dream.

2.58 itibariyle giren keman solosundaki zamanlamalar, bazı pasajlarda yavaşlatarak geçerken bazı pasajları notaları hızlandırması gibi ince nüanslar, tamamen usta bir kemancının solo çalarken içgüdüsel olarak yapacağı türden hareketler.  Peki modern müzik prodüksyonunda buna yer var mı?

Maalesef çok yok, olan da gittikçe azalıyor. Zaten artık bir çok müzik click üstüne overdub (müzisyenlerin stüdyoya tek tek girerek, ayrı ayrı çaldığı kayıt yöntemi) kaydedildiğinden dolayı müzisyenin içgüdüsel nabzına göre hareket etme şansı pek yok. Müzisyen, kulaklığında duyduğu tempoya göre çalarken yaptığı bu tarz içgüdüsel zamanlama nüansları da, o stüdyodan ayrılır ayrılmaz işinin ehli bir ses mühendisi tarafından editlenerek düzeltilmekte. Çünkü üst üste kaydedilecek yüzlerce kanal içinde bütün grubun hep beraber bir ansambl olarak parçanın aynı yerinde aynı zamanlama nüanslarını yapmasının imkanı yok. Bunun tek yolu o parçayı çalacak ekibin aylarca prova yapıp artık beraber nefes alıp veren bir organizma halinde şarkıyı icra edebilir durumda olması ve buna maalesef hiç kimsenin zamanı ve finansmanı olmuyor.

O zaman ne yapıyoruz? Editliyoruz. Kayıt programımızın bize verdiği tempoya göre çalınan her şeyi, insani olarak asla mümkün olmayacak bir şekilde düzeltiyoruz. Bütün dalga formları, o tempo çizgilerine oturtulduktan sonra, o usta müzisyenlerin ince zamanlama nüanslarından geriye bir şey kalmıyor. Dolayısıyla insani bir performansın müzik içindeki zamansal salınımı da kaybolmuş oluyor.

Zaman eksenini geçtik, sırada Dinamik var. Buna genlik yada ses şiddeti de diyebiliriz. Hem tek enstrüman hem de yine grup halinde düşündüğümüzde müziğin çok önemli bir parçası dinamik. Doksanlı yılların başlarında başlayan “Loudness Wars” (Gürlük Savaşları) ile birlikte zaman içinde Mastering tekniklerinin gelişmesi, iTunes, Spotify, Deezer ve benzeri müzik aracılarının sahneye çıkması ve müşterilerine sundukları müziğin gürlük bakımından belli bir standartizasyona ulaşmasını istemeleri gibi nedenler müzikte dinamik dediğimiz şeyin günümüz itibariyle nostaljik bir yaklaşım olmasını sağladı. Çok klasik bir dalga formu karşılaştırmasına bakalım.

fcan2

Beethoven 5. Senfoninin bu kaydının dalga formuna baktığımızda gördüğümüz şey müzikte yer yer yüksek anlar ve düşük anlar olduğu, fakat aynı dinamik aralığı Michael Jackson’ ın “Black or White” kaydında göremiyoruz. Kompresör kullanımları, volüme otomasyonları, limitleyiciler vesaire hep dinamik aralığı belli bir seviyede kontrol etmek için kullandığımız aletler. Peki bu kontrol altında tutmaya çalıştığımız dinamik aralığın müzikal estetikteki yeri ne?

Bir Dire Straits hayranı olarak beni o grupta en çok etkileyen şey aynı groove’u alıp, çok düşük bir dinamikten başlayıp uzun uzadıya çalarken, bir yandan da dinamiği yükseltmeleridir. Telegraph Road parçasının finali güzel bir örnek bu konuda. Klasik müzikte tutti çalınan çok yüksek dinamikli pasajların dinleyicide o büyük etkiyi yaratabilmesinin nedeni aslında ondan önce yada sonra olan daha düşük dinamikli bölümleri duymuş olmamız. Dinamik bu bakımdan müzikal estetiğin önemli bir parçası fakat dediğim gibi günümüz müzik prodüksiyonunda dinamik aralık artık nostaljik bir öğe, dolayısıyla da 21. Yüzyıl müzik tüketicinin estetik algısında çok fazla yeri yok.

Son ama belki de en önemli müzikal etmen; entonasyon. Entonasyon dediğimiz şey bir sesin notasal değerinin, müziğin tonu içinde olması durumu. Tabi ki entonasyonun en önemli olduğu etmen insan sesi. Ton içinde söylemeyen bir vokali müzik içinde, detone veya sürtone olarak duyuyoruz, ancak bu ton dışı seslerin müzikal estetikte çok önemli bir yeri de var. Janis Joplin’ in 1971 çıkışlı “Pearl” albümünün ikinci şarkısı Cry Baby, Janis ablamızın harika bir vokal nüansı ile başlar. Oldukça çığırtkan ve gırtlaklı bu vokal girişinin kendi içinde şarkının entonasyonuna uymayan yerleri var mı, tabi ki var fakat o sesin güzelliği de aslında bu hatalar. İçinizden bazılarının “Ne? Katy Perry’nin entonasyonu, Freddie Mercury’den daha mı iyi?” dediğini duyar gibiyim. Maalesef öyle, en azından albüm kayıtlarında. Çünkü çağdaş müzik prodüksyonunda en minimal entonasyon hatalarına bile yer yok, ve bu hataları acımasızca düzeltecek harika araçlar var elimizde. “Antares AutoTune” veya “Celemony Melodyne” gibi yazılımlar sayesinde bir insan sesi performansını şarkımızın tonuna hatasız bir şekilde çekebiliyoruz, hatta isteğimize göre, vibrato veya glissando gibi vokal tekniklerine de müdahale edebiliyoruz. Hatta işin bir ileri seviyesi de şu ki, armoni geri vokalleri söyletmek yerine, lead vokal performansını alıp, sesleri ilgili müzikal aralıklara yine bu programlar sayesinde çekerek böylece lead vokalimizle zamanlama olarak hatasız oturan armoni vokal kanalları yaratabiliyoruz.

Peki bu uçsuz bucaksız yapabilirliklerimiz sonucunda ne oluyor? En başta da söylediğimiz gibi, kaydedilmiş kanallarımız bütün bu edit sürecinden sonra artık insani olarak mümkün olmayan bir mükemmelliğe ulaşmış oluyor, ve teknik olarak hatasız bir müzik elde etmiş oluyoruz.

2000’ler sonrasında tavan yapan bu müzik üretme yaklaşımının dinleyicilerin müzikal estetiği üzerinde etkileri olduğunu düşünüyorum. 90’lar öncesi müzik tüketicisinin dinlediği şey beste ve performanstı. Şarkıcı/Söz Yazarlarının dominant olduğu ve müziği icra eden ekibin performansının daha çok ön planda olduğu dönemlerdi. Ancak içinde bulunduğumuz çağ artık müzik yapımcılarının dönemi ve suni mükemmellik endüstriyel bir standart haline gelmiş durumda.