Müzisyenin Ağzından – Taner Yücel

Keyif zor bir şey… Keyiflenmek için elimizden geleni yapıyoruz…  

Fotoğraf: Zeynep Özkanca

Taner Yücel, biz dinleyiciler için, müzik sektörünün çok ortalarda görünmeyip ama elinizi attığınız bir şarkı ya da projede karşınıza ansızın çıkabilecek bir müzisyen.  Bazı reklamlarda, bazı güzel dizi ve filmlerde (Limonata, Sonsuz, Ben de Özledim örneğin…), bağımsız film projelerinde, kısa film çalışmalarında müzikte sizi bir şey “kim yapmış bunu” diye meraka sürüklüyorsa karşınıza Taner’in çıkma ihtimali var demektir. Farklı müzik scenelerinde farklı kanallarda üretimlerine devam eden Taner’i, belki birçoklarımız Jakuzi grubuyla daha çok tanıdı. Geçtiğimiz yıla kadar Domuz Records adında bağımsız bir plak şirketi vardı ve hem kendi üretimlerini hem de diğer üretimlere dahil olma işini burada yürütüyordu.

Bağımsız müzik insanı olup sanatsal üretim alanının bir parçası olmanın zorluğu hepimizce malum. Üstüne bir de mevcut sorunların pandemiyle iyice içinden çıkılmaz hâle gelişi yeni dayanışma ortamları da açtı. Biz de Müzikli Mevzular olarak elimizden geldiğince bir dizi görüşmeyle müzik insanlarının hayatlarında olup biteni anlamak ve daha çok konuşulmasına katkı sağlamak istiyoruz. Sevgili Taner Yücel’le de bu eksende hem pandeminin yarattığı kriz ortamına hem biraz müzik dünyasındaki garipliklere hem de geleceğe dair sohbet ettik.

Nasılsın, neler yapıyorsun bu aralar?

Biraz durdum açıkçası. Çünkü son dönemde çok koşturdum maddiyat yüzünden… Yaptığım işlerden birazcık böyle hem keyif alamamaya hem de hayat kaygısıyla fazla uğraşmaya başladığımdan işim de yaratıcılık anlamında etkilendi gibi… Daha sonra kazanacağıma da zarar geliyor sanki böyle olunca. Durmayı, beslenmeyi tercih ediyorum bir süredir.

Açıkçası ben sohbetimize hazırlanırken, bu kadar kaçırdığım işin olduğunu bilmiyordum. Epey film ve dizi müziği işin de olmuş. Pandemi sonrasında yakınılan konulardan bir tanesi de müzik sektöründe diğer sanat dallarında olduğu gibi bir biraraya gelebilişin olmadığıydı. İşin orasında olup bitenler bu süreçte senin hayatını kolaylaştırabildi mi?

Ben, o kanaldan geçinebildim diyebilirim. Çünkü müzikle ilgili ne yapabilirim ekstra diye baktığımda, reklam müziği yapabilirim; işte ne bileyim tv programlarına seperatör şeyleri üretebilirim vs. Bunları denemekten başka şansın kalmıyor çünkü… Biraz onlara koşturdum, bir de pandemi öncesinde bir sinema filminin müziğini yapmış olmak büyük bir şanstı benim için. O da festivallere gidip gelen bir proje olunca, onun aracılığıyla da biraz görünür oldum film müziği anlamında. Reklamdır, kısa filmdir, bağımsız filmlerdir, bunlar için gelen giden teklifler oldu. Biraz maddi olarak oradan kazandım diyebilirim.

Peki, sen bu süreçte sağlanacağı söylenen desteği alabilmiş miydin?  

Aldım… Sağ olsun ülkemiz (gülüyoruz).

Sakıncası yoksa bu yardım kısmının detayını sorabilir miyim? 1000TL miydi?

Aslında üç bin lira gibi bir şey yaptılar. Açıkçası benim için geçiş süreciydi, çok detayına baktığımı söyleyemem. MSG üzerinden üç bin liraya yakın bir rakam yattı. Bu benim teliflerimle birlikte gelmiş bir rakam da olabilir…

O halde bir yerlerde kayıtlı bir müzik insanısın…

Eser bildirimleri için MSG’ye (Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği) kayıtlıyım evet. Ama, şahıs şirketi gibi Taner Yücel Music gibi bir vergi levham ya da bir kasam yok.

Nasıl oluyor yani peki? Bağımsız müzisyen kısmını sorsam… Dün (7 Temmuz’da geçiyor bizim görüşmemiz) çünkü Radyo Modyan’ın zoom üzerinde yapılan forumunda da bu meslek birliklerinin belli yıllık gelir skalalarından bahsedildi. Biraz tuhaf bir durum var orada değil mi?

Hmm… Sigorta, hastane işleri için filan bahsediyorsun değil mi?

Evet

Yıllık 2.000 TL’nin altındaki gelirli müzisyenlere sigorta hizmeti vermiyorlar. Yani teliflerinin toplamı 2.000 TL’nin aşağısında olan, bazı hastanelerden faydalanamıyor. (Sessizlik…) Bu, dünyanın en iyi bestecisi olabilir, ama yani yıllık telif bunun aşağısındaysa ölmesinde sakınca yoktur, diyor…

Burada biraz soru ekseninden çıkıp bağımsız bir müzisyen olmanın handikaplarını konuşuyoruz. Bir müzisyenin eserini yazmaktan, prodüksiyon, reklam, pazarlamasına her şeyini yalnız yapıyor olmasının onu ne kadar müzikten uzaklaştırabileceğine dem vuruyoruz. Taner de zaman zaman kariyerinde bunu deneyimlediğinden bahsediyor.

Pandeminin ilk dönemlerinde sohbet şansımız olmuştu. O ara hayatının diğer alanlarında da değişikliklerin yaşandığı bir dönemdi. Ve iki yıla yayılan bir de büyük bir şey yaşadık. Üretebildin mi bu süreçlerde?

Çok ürettim aslında… Pandemide boşanmak, taşındığın evin sorunları, ev sahibinin o sorunlardan da beter oluşu, sonra yeniden taşınmak filan… Maddi olarak zorlu bir süreçti, şanslıyım ki rahmetli babamdan kalan bir şeylerimiz var. Dönüp bakınca da aslında dönemi zamansal olarak çok takip edemedim. O süreçlerde zaman algım yitti biraz. Ama evde oturup üç tane albüm ürettim farklı janrlarda. Bir sürü müzisyenle bir şeyler yapıyorum hâlâ.

Peki yine bu destek ağlarına dönsek, ben en son Müzik Platformu’na dair bir şeyler karalamıştım dilim döndüğünce. Sonra öğrendim ki başka dayanışma ağları da var. Ne düşünüyorsun bu tür inisiyatifler hakkında? Hiç başvurduğun bir tanesi oldu mu?

Açıkçası başvurmadım… Bir iki tane deneyimim oldu. Mesela, MSG’nin bir projesi vardı. Bir bayramlaşma içerikli bir şeydi o da. Seni başka bir MSG üyesi müzik insanıyla eşleştiriyorlardı. Senin adına, seni birisiyle buluşturuyorlar… Beni de bir şarkı sözü yazarıyla eşlediler. Yani ben ona mesaj atacağım, olursa bir şey üreteceğiz, bunu bakanlığa iletecekler filan… Biraz göster amcalara gibi bir durum…  Niye ben sanatsal yetimi ya da yıllarca yaşadığım, beslendiğim kısmı böyle sunayım? Gurursal nokta değil bu, ama üç beş kuruş için de ayaklar altına alınacak şey de değil. Bir de benim besteciliğimi ne kadar biliyorsun ki… Ben belki bilgisayarımın başında oturup fa notasına basılı sekiz gün oturan bir adamım? Hangi kritere göre bunu bilebilirler ki… Konuyu biraz başka bir yere de evireyim buradan; sahne tanımına dair tek karşı olmadığım şey tiyatro ile müziğin müşterek olduğu noktalar. Ama müzik de sadece sahne değildir. Müzik evden, müzisyenin kendi hayatından, beslendiği yerlerden başlıyor. Barlardan, ortamdan, müzik shoptan, müzisyenin mp3lerinden vs.den başlıyor… Sahne bunun bir sunumu olabilir belki, ancak olmak zorunda da değil. Mesela, metal scenede hiç sahneye çıkmayan, ama kayıt yapan, kaydettikleri demolarla geçim sağlayan veya bunların fanzinlerini yapıp alt kültür oluşturmaya çalışan insanlar vardı. Bunlar bitti… Yok şu an… Veya bedroom producer deniyor benim janrıma artık. Ekipmanım yok yani, evimde bir ses kartı üzerinden üretimlerimi gerçekleştiren bir prodüktörüm. Ama, Türkiye’de prodüktör ve aranjör diye iki ayrı tanımlama var bakarsan. Bu başlı başına bir komedi… Prodüktör zaten aranjördür de… Co-writerlık ile aranjörlük, üretenler arasında bile karıştırılıyor. Chopin’in bir bestesini klasik gitara uyarlamak aranjörlüktür, ama telefona mırıldanılmış bir şeye akor yazmak, o parçaya bir şey katmak co-writerlıktır. Dünyada böyle geçiyor…

Burada yeniden soru ekseninden çıkıp müzik dünyasındaki tanımlamaların sıkıntılı hâlinden, biraz ilişkilendirerek bireyselleşen müzikal tavırdan ve tabii ki yeni olmayan ekonomik değişimleri (Paypal’ın ülkeden çekilmesi örneğin) konuşuyoruz. Bunlar yalnız Taner’le olan sohbetimizde değil, katıldığım toplantılardan ve konuştuğum diğer müzik insanlarından da sıkça duyduğum dertler… Zannediyorum çözüm üzerine düşünürken buralar da odak isteyen, ortak bir paydada buluşulamıyor oluşa dair düşünmemiz gereken noktalar… Hem bu düşüncelerle hem de çözüme dayalı daha çok fikir duymak adına, ben de Taner’e çözüm olarak gördüğü şeyleri soruyorum.Taner’in cevabıyla devam edelim;

Nasıl çözülür… Ben çok pozitif düşüncelere sahip değilim bu konuda biliyorsun. Ya işte Türkiye’de insanların aniden koparmak gibi bir hırsı var ya… Bundan kurtulmak çok mümkün değil gibime geliyor. Artık hem bir Orta Doğu ülkesi olduğumuza ikna oldum, hem de yani sanat yapanlar olarak hakkımızı alamayacağımızın garantisini hayat verdi bana… Çok umutlu değilim bu konuda… Sanatçıların da değişmesi gerek. Kısa günün karı olan şeyler de yaşayabiliyorsun sektör içinde… Müzisyenlik biraz oruç tutmak gibi oldu zaten Türkiye’de. Yani, bir şeyden kazanıp üç ay evden çıkmayayım aman, gibi bir şey oldu…

Umutsuz olmanı anlıyorum, hem ülkenin iktidar temelli bir bakış açısı sorunu var, bir oraya derman arayışı söz konusu hem de katmanlar arası aslında çözülmesi gereken sorunlar var…

Evet… Müzisyenler başka çözümler bulmalı kendi arasında… Mecburi bir tayfalaşmadan bahsediyorum. Bir müzik ağında, komunitesinde olman gerek. Ama, bireyselcilik çok fazla ya burada, çok oturamadı bizde. Gerekirse prodüksiyonu, ekipmanı paylaşmaktan bahsediyorum örneğin. Dünyada da böyle bu… İzlanda’da mesela Sigur Rós’un kullandığı ekipmanları, Múm diye bir grup var onlar kullanıyor sonra… Para olmadığından mı hayır… Kardeşinin küçülmüşünü giyiyor gibi aslında (gülüyoruz). Olacak ama… Şu anda bence bu kırılıyor bizde de. Enstrümanını, ekipmanını paylaşmak filan… Daha ama yeni başlıyor bunlar bence. Eş dost arasında zaten vardı, şimdi ufak ufak o ağ daha da genişlemeye başladı. Ben birkaç işimde yaptım bunu, takas teklif ettim örneğin; kısa film için müzik yaptıktan sonra, bir gün benim de klip işim olursa sen de bana klip yaparsın, dedim. Anlaştık…

Söylediğinin başka bir dengesi var gibi… Yani ürünün ve üretimin öne çıkmasına dönük bir denge…

Yani tabii, ama bir yandan da Türkiye’de yaşıyorsan Genel Sağlık Sigortası gibi bir şey var. Her ay 107 TL vermek gerekiyor. Minimumu bu… Müzisyenin, İstanbul’u düşünürsek, 1000TL den aşağı zaten kirada yaşayamaz. Çocuğun varsa, evliysen, sigortan olmak zorunda, emeklilik filan değil… Bunu düşünmek bana inanılmaz geliyor. Belki bu ay başıma bir şey gelir diye devamlı ödediğim bir para var ve sana hiçbir şekilde geri dönmüyor. Yani mesela bu para niye bize dönemiyor, anlatabildim mi? Bana mesela gidip de 1000TL verilmesi inanılmaz, korkunç bir sus payı gibi geliyor. Bu İBB’nin bir sahne olayı vardı. Onu gördün mü? Bana ne yaradı mesela bu sahne? Müzisyen illa grubu ve performansı olan kişi mi? Bu algının romantize edilmesine de tahammül edemiyorum. Yani müzisyen evinde beste üreten insan olamıyor mu?

Bu bahsettiğin bakışı biz de ilk podcast serimizden sonra Turna ile aramızda konuşurken başka yerden yakaladık. Pandemi patlak verdiğinde, hep mekânsızlaşmak ve yeni bir mekân algısı üzerine düşünerek irdelemiştik. Ama sonra acaba yanlış yere mi odaklandık, diye de düşündük. Çünkü sahne almayan ama müzik yapmaya devam eden çok insan var, böyle zamanlarda onlar nasıl var olacak, onları nasıl var edeceksin, diye yeniden bir düşündük…

Yani, mesela o yıllardır ödediğimiz sigortaların geri dönmesi burada devreye girebilir. Almadığımız bir hizmet için hibe ettiğimiz bir para var sonuçta. Avrupa’nın güzelliği bu gibi… Sen vergini ödüyorsun, işsiz kaldığında da devlet sana geri ödüyor o parayı… Sanata teşvik, verginin düşürülmesi gibi gariplikler var mesela… Biz vize bile alamıyoruz. Kendi grubumun turnesine gideceğim, Jakuzi zamanları, vize işlerinde saçma sapan sorular, zorluklar… Geç çıkan bir vize yüzünden Fransa’dan sonrasına ben değil, altyapı kayıtlarım İngiltere’ye turne yolcusu oldu. Ben İstanbul’a döndükten üç dört ay sonra vizem çıktı. Geçmiş olsun. Tonla kriter…

Yine son gündem, son toplanma Radyo Modyan’ın zoom üzerindeki forum olunca oradan hareketle ihtiyaçlara yönelik sohbet ettik. Taner bu sefer de başka önemli bir noktaya vurgu yaparak; Bandcamp gibi platformların daha fazla kullanılması ve Paypal gibi kaynakların Türkiye’den çekilmiş olması gibi bir sorunun da çözülmesi ihtiyacı üzerine durdu. Kendisinin geçtiğimiz yıla kadar varlığını korumuş Domuz Records ismiyle hayata geçirdiği plak şirketinin de bu tür etkenlerden zora düşmesini, birçok bağımsız müzisyenin Paypal kaynağını kaybedince uluslararası anlamda üretimlerinden karşılık alamama hâlleri üzerine düşünmemiz gerektiğini konuştuk. Politik meselelerin getirdiği bu ekonomik kaygan zemini illegal yollarla, yurtdışında yaşayan eşin dostun kullandığı hesapları kullanmakla çözmenin yoruculuğu ise paylaştığımız dertler oldu…Son soru elbette, pandeminin sonrasında ne olacağına dair tahminlerini merakla geldi…

Sence nasıl bir şekilde pandemiden çıkarız?

Yine zengin kazanır, yine fakir aç kalır gibi bir gerçek… Yine görünür olan görünür olur…

Doğayı, Marmara Denizi’ni, ekonomik ve politik çıkmazları, müzisyenlerin böyle bir ortamda birbirine dönmesi gerektiğini dönüp dönüp konuştuk. Taner’in üretkenliğine dair planları olduğunun ip uçlarını alarak ayrıldım bu görüşmemizden. Daha evvelki sohbetlerimizden hatırladığım hayallerini eşeledim azıcık. Bu da bana kalacakların yanına eklensin…Umutsuzluğumuzu paylaştığımız, belki umutsuz sonlanan bu sohbetten bile kendime umut noktaları alarak ayrıldığımı söylemem gerek. Belki de İstanbul’u da böyle bir yerden, müzisyenleriyle birlikte yeniden düşünmeli… Kendi inisiyatiflerimizle, çok disiplinli, çok sesli olup bizden alınan kent düzenine başka bir ses getirmeliyiz? Ne dersiniz?  

Bu güzel sohbeti, tıpkı başlığa kondurduğum gibi, beni etkileyen ve Taner’den akan cümlelerle noktalayayım.

“Gökyüzünden parseller alınan bir şehirde hâlâ durup bir saksıya çiçek ekip bütün gün ona bakmak ne kadar komik geliyor bana artık, anlatamam…”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s