Müzisyenin Ağzından – Ezgi Özkan (Sintra Beatz)

“Çaba hâli, aslında bizim aynamız. … Biz bir başkasından telif hakkı bekliyoruz bizim hatamız o… … Çoğu müzisyen, ben buradayım bu müziği ben yaptım, bile demiyor …”

Röportaj serimizin amacı ve niyetine çiçekler açtıran bir görüşmeyle karşınızdayım. Müzisyen, prodüktör Ezgi Özkan, namı diğer Sintra Beatz ile günlere, paylaşımlara yayılan bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbetin ana ekseni tahmin edeceğiniz gibi pandemi sürecinde onun köşesinde neler olduğuydu ve konu öyle güzel, öğretici yerlere gitti ki kendi adıma bütün müzik insanlarının bu röportajdan birçok başlıkta faydalanabileceği düşünüyorum.

Fotoğraf: Cem Çelik

Röportaj günlere yayıldı diyorum, çünkü zoom üzerinde buluşup sohbet ettikten sonra o sohbet bitmedi ve bir biçimde devam etti. Hatta ben bu satırları tuşlarken Ezgi’den dünyadaki diğer ülkelerde telife, müzik emekçileri tanımlarına, eşit hak paylaşımlarına dair farklı bakış açılarını paylaştığı mesajlar alıyorum. Böylelikle hem paylaştıklarını, söylemek istediklerini daha iyi anlıyorum hem de farkında olmadığım mutfağa dair çokça şeyi sayesinde en yakınımdan başlayarak, müzik yapan üreten insanlarla paylaşmaya fırsat buluyorum. Bu görüşme benim için bu anlamda oldukça önemli…

Sevgili Taner Yücel, bu seri için Ezgi’yle de görüşmenin iyi bir fikir olacağını söyledikten sonra, Ezgi’nin paylaşıma bu kadar kıymet veren ve enstrümantal müzik üretimlerinde denemenin sınırlarını zorlayan bir müzik insanı olmasına rağmen ne kadar az merceğe alındığını şaşırarak fark ettim.

Belki birçoğunuz kendisini Nil Karaibrahimgil ile tanıdınız, belki kimileriniz film müziklerinde ve kim bilir ağzınızdan düşüremediğiniz reklam cıngıllarında duydunuz müziğini. Yanı sıra, altını daha çok çizelim istediğim, başka önemli üretimi bizleri bir yenilikle tanıştırmış olması. Türkiye’de ilk Non-Fungible Token (NFT) formatında bir şarkı yaptı. WereWolf! Zaten aslında, bütün müzikli mevzu da bu üretimi üzerinden girdiği arayış, müzisyenliğin ve prodüktörlüğün hak ettiği değeri bulması için sorduğu sorulardan hareket buluyor.

İnanır mısınız, “bundan iyi tez konusu olur” bile diyor kendisi bazı noktalar için!

Ezgi’yle görüşmemiz sırasında dilde akan global terimleri, haklarını araştıranların işini kolaylaştıracağını düşündüğümden İngilizce hâliyle korumayı tercih ettim. Daha sonra röportajımızın üzerinden bir de birlikte geçerken, Ezgi yazılı olarak da müzisyenlere doğrudan adres gösterecek kadar kaynakça ve şematik bilgiler eklemek istedi. Bilgiyi paylaşmak… Buna mesai harcamak… Ben de bu bilgileri çok önemli ve öğretici bulduğumdan hiç dokunmadan sizlere elçi olacağım. Ne mutlu bana!

Bulduğu her bilgiyi paylaşıp anlamaya çalışan acayip bir müzik insanıyla karşı karşıyayız… Hazırsanız başlayalım!

Sabit sorumla başlayacağım, pandemin nasıl geçti Ezgi, biraz bahsedebilir misin?

Pandemim mükemmel geçiyor, neden biliyor musun? Çünkü düşünecek çok vaktim oldu birçok şeyi… Pandemi sayesinde, öncelikle kendi haklarımı öğrenmeye, anlamaya çalıştım. Bir tane albüm iki single yaptım (gülüyüroz). Hiç aklımda yoktu açıkçası. Daha çok düşünmek için vaktim oldu yani bütün bunları… kendi komuniteme nasıl katkıda bulunacağımı anlamaya çalıştım, bunun için yapabildiğim kadar kendimi geliştirmeye çalışıp bir sürü şey öğrenmeye çalıştım. Kendi hatalarımı bulmaya, onları onarmaya, en çok da kendimi onarmaya çalıştım.

Müthiş… Bir röportajında NFT ile ilgili nasıl yola çıktığını anlatırken; “aslında telif ile ilgili bir şeylere bakıyordum ve sonra yol buraya evrildi” dediğini okudum. Aslında pandemiden önce de mevcut olan haklarla ilgili sorun geçtiğimiz süreçte daha da koyulaştı, daha çok büyüdü gibi. Pandemide oralardan nasıl etkilendiğini, işin o kısmı nerede durdu senin için bahsedelim mi biraz?

Tabii. Öncelikli olarak NFT’yi ben şöyle düşündüm; bu herkes için çok güzel bir kazanç haline gelebilir, aa ne güzel işte dünyadaki çok önemli isimler bunu yapmaya başlamış, neden ben de bu işin öncüsü olmayayım… Yola böyle çıktım. Fakat orada da başka problemlerle karşılaştım açıkçası. Her şey çok güzel görünüyor, ama detaylar çok bilinmediği zaman yanlış sonuçlar çıkarabilecek bir şey NFT…  Aslında, güzel olmasının sebebi satış değilmiş. Daha çok, sizin herhangi bir eserinizin blok zincire aktarıldıktan sonraki hâli önemliymiş. Mesela, Cryptovoxels gibi, Decentraland gibi bir sürü sanal dünya var. Ve insanlar o dünyalarda yaşıyorlar. O dünyalarda evler alıyorlar, üniversitelere yakın evleri tercih ediyorlar, sempozyumlara katılıyorlar filan, paralel evren gibi… Ve bu paralel evrende mesela satın aldığınız evi bi sergi salonuna çevirebiliyorsunuz, müzik dinleme odasına çevirebiliyorsunuz… İşin ilginç tarafı orada başlıyor. İşte siz sanal olarak kendi müziğinizi oraya koyuyorsunuz ve dinleyici kendi istediği miksi yapıyor. Mesela davulu duymadan müziği dinlemek istiyorum, diyor ve davulu kısıyor. Şarkıya katkıda bulunan herkesi görüyor. Mesela, bir diğerinin kattığı şeyi görmek için başka bir şeyi kapatıyor, şarkıyı bir de öyle dinliyor. Farklı deneyimler sunduğu için ilgimi çekti. Bu güzel… Kötü ve karanlık kısmı ise, insanların oraya bir şey satabilmesi ya da koyabilmesi için tamamen kendisinin yarattığı bir ürün olması gerekiyor. Çünkü bir başkasının aklıyla fikriyle yaratılan herhangi bir eseri oraya koyup, kendi cüzdanınızı yarattığınız zaman o kişiye yine haksızlık yapmış oluyorsunuz ve sistem yine kötüleşiyor.

Sen destek alabildin mi pandemi sürecinde, yani bir meslek birliğine üye misin? Sosyal güvencen var mı? Böyle seri halde sordum ama, aslında sanırım nereye işaret etmek istediğimi anlıyorsun…

Evet, tam zamanlı stüdyo çalışanıyım ve sosyal güvencem var. Ayrıca kendime ait bir şirketim var. Şahıs şirketi…  Yasal olarak vergi levham olduğu için başvurularda bulunabiliyorum. Hatta bunu sadece denemek için bir başvuru oluşturmaya da kalkıştım. Yani bakmak için… Ve çok fazla kişisel bilgi istediklerini gördüm. İşte faturan ne kadar ne bileyim cevap vermek istemediğim bilgiler. Bilgiye karşılık para gibi hissettirdi o biraz. O yüzden hemen “hayır”a basıp çıktım. 

Küçük düşürücü bir his sanırım…

Evet yani ben açıkçası iyi hissetmedim kendimi. Bu yüzden de tercih etmedim. Ama alsaydım da herhalde, inanın bir tane enstrüman alıp birine verirdim (gülüyoruz).

Bu süreç içinde ve ardından müzik dünyasında her yerden bir ses yükselmeye çalıştı / çalışıyor. Bana şey gibi geliyor, bir yerler yanıyormuş da herkes kendince yanındakini yöresindekini iyi mi değil mi kontrole çabalıyor… İşte bir çözüm arayışı var aslında. Bu çaba haline nasıl bakıyorsun? Müzisyenlerin haklarıyla ilgili duruma da sirayet eder mi bu toparlanma çabaları?

Çaba hâli, aslında bizim aynamız. Pandemi bu anlamda bizim için muhteşem bir şey oldu. Biz bir başkasından telif hakkı bekliyoruz bizim hatamız o… Herhangi bir şarkı şu anda ben telefonu çıkarıp kaydettiğim anda bu artık copyrighted bir ürün. Bu copyrighted ürün telif üretmeye başladı bile, ben daha hiçbir yere hiçbir şey yapmadan… Gördüm ki ben dahil çoğu müzisyen bihaber telifle ilgili haklarından. Yani bir kere bu teliflerin bize gelebilmesi için öncelikle çeşitli kurumlara kendimizi tanıtmamız gerekiyor. Çoğu müzisyen, ben buradayım bu müziği ben yaptım, bile demiyor. Sadece bunu bir dağıtımcıdan bağımsız olarak yayınladığını düşünürsek, bağımsız olarak yayınlanıyor ve ardından para kazanmayı bekliyor. Bu çok büyük yanlış, çünkü sistem böyle ilerlemiyor. Bu sistemde müzik ve para konuları çok zıt konular; ama biz kendi duygusallığımızı girişimcilik ile birleştirebildiğimiz zaman özgür olabiliyoruz. Bunun da işte belli bir formülü var. Benim telifle ilgili bir check listim var. Bu liste Songtrust‘ın Global Telif Sistemindeki dört tane maddeden oluşuyor. Bunlardan bir tanesi; evet distribütör… Bir distribütöre kayıt olmak gerekiyor mesela cd baby, distrokid gibi bağımsız distributörlerdan bahsediyorum yani… Spotify’dan, Apple Müzik’ten telif hakkı alabilmek için… Bu “master kayıdı telifi” oluyor aldıkları şey. Ondan sonra kendimizi PRO (Performing Rights Organization) denilen Performans Hakları Organizasyonuna kayıt ettirmemiz gerekiyor. Bunlar Türkiye’de MESAM, MSG gibi kuruluşlar. Amerika’da ASCAP var, BMI var, Ingiltere’de PRS var. Bunlar, “writers share of performance royalty” veriyor. Beste’den yaratılan performans hakları. Bu ne demek? “Writers” dediği anda şarkı-yazarlığından, besteden kazanıyorsunuz demek. Sonra diğer konu, publishing… yani yayımcılık. İnsanlar genelde işin bu kısmını plak şirketiyle anlaşıp halletmeyi tercih ediyor. Publishing administratora üye olduklarında, onlar da “Publisher’s share of performance”sına mechanical royalties” dediğimizi veriyor hak olarak. Ondan sonra da SoundExchange var… Bu da master kayıttan gelen dijital performans telif haklarını ödüyor. Ülkemizdeki karşılığı hangi şirkettir bilemiyorum. Şimdi bunları düşününce buradaki müzisyen ne yapıyor mesela? Sadece şarkıyı distribütörden yayınlıyor ve belki MESAM’a, MSG’ye üye olabiliyor ama belki… Bitti. E işte bizim bunları öğrenmemiz gerekiyor. Birileri, bu işin ustaları bunları çok iyi biliyor. Ve bizi uzaktan izleyip gülüyorlarmış gibi hissediyorum. Ben müzik business okumadım, yani okuyanlar anlatmıyor (acıklı bir gülüşme var burada). Anlatabiliyor muyum?

Ben de buralarda bu music business dersleri, kurslarını gördüğümde şaşırmıştım, kendi adıma. Eşimle bir dönem acaba böyle bir şeylere yazılıp öğrensek mi dedik. Müzisyen için de işin bu kısmına hâkim olmak oldukça yorucu. Öte yandan da yalnız bir süreç ve bilmek, hazırlıklı olmak da gerekiyor gibi… Biraz kişisel bir merakla soracağım bunu, bu meslek birliklerine kayıt olduğunda onlar üyelerini sonrası süreçlerine dahil olmuyorlar mı? Sadece bir kuruluşa mı üye olmuş oluyor bu insanlar?

Çok basit soruları sorunca aslında ne kadar bilgi olarak geride olduğumu fark ediyorum. Yani mesela, MSG ve MESAM’ın tanımı, Kültür Bakanlığı’na bağlı kuruluş olduğu zaman ben onun ne iş yaptığı tam olarak bilemiyorum. Yani şöyle ki; dünya da herhangi bir şirketin BMI ya da ASCAP’ın sitesine girdiğinizde onun PRO (performance rights organization) ya da CMO (collective management organization) olduğunu işte telif haklarıyla ilgili vs. olduğunu çok açık ve net şekilde yazarlar. Burada ise, biraz daha açıklayıcı bilgilerin şarkı yazarlarına verilmesi gerektiğine inanıyorum. Buralara dahil olarak, kendi kataloğumuzu yaratabiliyoruz, farklı konularda telif hakkı alabiliyoruz. Eğer hak verilirse (burada biraz durup nefes oluyoruz, ben düşünüyorum, gülüyoruz, anlaşıyoruz).

Bu röportaj serisine devam ederken, müzisyenlerin çoklukla sıkıntılı gördüğü şey, Türkiye müzik dünyasındaki o çok bireyselci tavır… En azından bu çok dile geldi diyebilirim görüşmelerde… Çözüme yönelik düşününce aslında bir araya gelmeye çalışan, ortak bir söylem oturtmaya çalışan, birbirinden farklı topluluk ve müzisyenler de var… Bireyselcilik üzerinde durursak sen nasıl bir yerden bakıyorsun buraya?

Bu bireyselcilikten kastın nedir? Daha açık söyleyebilir misin bana…

Burada diğer görüşmelerdeki bakış açısı ve duyduğum deneyimlerle, kendi gözlemimi paylaşarak fazla bireysel tavrı açıklıyorum Ezgi’ye. Hem daha az evvel meslek birlikleri ile ilgili söyledikleri, hem de bu bireyselciği açıklarken aklıma büyük bir kararsızlık hâli düşüyor. Acaba bu fazla bireyci tutum, müzik dünyasının faillerini bu kadar yalnız bırakmasından mı… Ezgi’nin cevabıyla devam edelim…

Ben bu tavrın bilmemekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Gerçekten bilmemek yani… Çünkü benim aklım almıyor. Şunu algılayamıyorum; bir insan şarkıyı yaratırken tek başına ise sadece kendi yeteneği var. Gitar var elinde ya da işte piyanosu var ya da arp çalıyor, şarkı söyleyip beste yapıyor mesela. Bu besteyi böyle yayınlasın, bütün haklar onun yüzde yüz. Ama bir başkasının fikri katkısıyla yaratılmış herhangi bir şey bir başkasının da hakkıdır (İlerde anlatacağım şeyle tam olarak ne demek istediğimi netleştireceğim). O fikri veren insan isterse avukat olabilir, isterse DJ olabilir, isterse odaya şans eseri gelmiş biri olabilir… Bu insanlar bir şarkıyı dinledikten sonra bir fikir verip bir yerden bir yere götürüyorsa o şarkıda hakkı vardır. Bunun için mesleğinin şarkı yazarı olması gerekmiyor. Mesleğine şarkı yazarlığı da eklenmiş oluyor. Gördüğüm üzücü tablo şu, bir müzisyenin enstrümanından çıkan notalar nota olarak kabul edilemiyor. Yani şöyle düşün ben mesela Ismail Soyberk’i Spotify’a yazdığım da ona ait, katkıda bulunduğu hiçbir şarkıyı göremiyorum. Bu benim kalbimi çok kırıyor… Yüzlerce şarkıya katkıda bulunmuş bir insana bence böyle veda edilmemeli. Şöyle herkes bir silkelenip Ezgi burda haklı bir konuya parmak basıyor, onun benim şarkımda çaldığını kayıtlara geçirmek isterim, demeli. Bir şarkıya gitar çaldıysa, Synthesizerından farklı bir ses ürettiyse, melodi çalmasa bile o yazarlar arasında olmalı. Mesela davulcu ne yapsın? Anlatabiliyor muyum? Davulcu zaten yok sistemde…

Bu son cümleye kendimi tutamayıp her sinirim bozulduğunda yaptığım gibi gülüyorum. Sonra da açıklama ihtiyacı duyuyorum. Ezgi’yle görüşmemizden bir gün önce davulcu bir arkadaşımla bu seri için konuştuk ve sanki Ezgi tüm o sohbetteki bilmeyiş hâllerine cevap veriyormuş, o müzisyenin gözünden konuşuyormuş gibi rastlantılı bir bütünlük oluştu kafamda. Bu yüzden umuyorum bu seri niyetine hizmet eder sonunda, diye bir kez daha geçiyor aklımdan…

Dünyada böyle değil. Dünyada fikrinizle herhangi şekilde müziğe katkıda bulunduysanız onun karşılığı var. Burada yalnız hissediyorum. Çünkü, şarkı yazarlığı denilen meslek yasal olarak yok. Ben melodi buldum, peki tebrik ederim buldun. İnsanlar altına yüz elli kanal müzik yaptı. Master recording dediğimiz şey, master haklarını oluşturan şey zaten o kayıt…O müzisyenlerin fikirleri oradaki önemli olan ve bunun bizde de yüzde yüz bilinmesi gerekiyor. Söz, Melodi çok önemli bir şey. Günümüzde ambient müzik yapmayı tercih eden insan ne yapacak? Onun hiçbir hakkı yok mu? Mesela TikTok’ta bir kedinin sesinden müzik yapan bir adam vardı. O adam burada yaşasaydı telifi kedi mi alacaktı melodi onun diye. Bu tip şeylere dair çok fazla soru var kafamda, bunların cevabını arıyorum. Bir yandan da global telif sistemine dahil oldum. Yani sadece oturup üzülmek yerine; dedim ki bir yola gireceğim, ama şartların daha iyi olduğuna emin olmam lazım. Paralel bir kariyer gibi düşünün. Dünyada sistem nasıl işliyorsa onu yapacağım. Ama bu demek değil ki dünyadaki sistem de çok iyi. Fi tarihinden kalma yapı üzerine kurulmuş bir sistem var. Bunu kesinlikle tekrar gözden geçirilip düzenlenmesi gerekiyor. Yine de en azından o yolu denemek istedim. Bir adım attım, Amerikan Şarkı Yazarları ve Yayıncıları Derneğine yani ASCAP’a üye oldum. Sonrasında yayımcılık kısmına çalışmaya başladım. Songtrust ile çalışmayı tercih ettim.   Sonra SoundExchange’e üye oldum filan… Yani bütün yapılması gereken her şeyi şu anda yapıyorum. Bundan sonraki aşama da gerçekleşti, Amerika’da yasal şirket açmak ve oraya vergi ödemek gibi… Şimdi bütün bunları yapmamın sebebi, bu sistemden, o sisteme geçtiğimde başıma neler gelecek bilmesem de birazcık böyle kobay gibi denemek… Başarırsam da daha iyi çalışan bir sistem içerisindeysem, ki iyi şeyler hissediyorum, bundan sonra herhangi bir şekilde global biriyle müzik yaptığımda oradaki kurallar geçerli olacak. Daha baştan bir split sheet denilen hak paylaşım belgesiyle… Çalışmaya başlamadan karşılıklı olarak herkesin yüzde kaç kalacağını karara bağlayan bu belgeyle açık olarak konuşmak, bunu yazıya dökmek gibi şeyler var… Zaten anlaşmak da zor değil, her şey eşit olduğu için herkes hem fikir.

Dünyanın neresinde üretirse üretsin değil mi bu müzisyenler…

Dünyanın neresinde üretirsem üreteyim… Hatta bu bana söyle bir kapı açıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde bir prodüktör ile herhangi bir sanatçıyla, dünyadaki herkesle çalışabiliyorum. Pandemiyle artık nerde yaşadığımızın da önemi kalmadı. Herkese ulaşmak çok kolay. Onlara hak verebiliyorum, onlar bana hak verebiliyor. Hak istemeyen hayalet yazar hayalet müzisyen oluyor. Sistem çok net çalışıyor. Haklarda çakışmaların olduğu durumlar her yerde var tabii ki. Anlaşmazlık olduğunda mesela ASCAP devreye girip bütün herkesin teliflerini durduruyor, anlaşın, diyor önce, onlar anlaşırken o telifleri biriktiriyor. Öyle bir iki kişinin tüm telifi alması gibi bir durum yok… Şu anda güzel şeyler tecrübe ediyorum. Gittiğim bir yol var, bu yolun sonunda tuhaf şeyler de yaşayabilirim bunu bilmiyorum. Ama güzel bir şey deneyimlersem de diyeceğim ki; ben böyle bir yoldan gittim, bu yol iyiydi, iyi bir deneyimdi, siz de bunu nasıl yaptığımı bilmelisiniz. Kötüyse de kötü olduğunu söylerim kötüydü bu yoldan gitmeyin ki kendi komuniteme katkıda bulunabileyim.

Senin adına çok sevindim. Altta böyle bir düşüncen olması da çok çok tatlı çünkü ben de biraz pesimist olmama ve durumların kurtarılır gibi durmamasına rağmen, çözüm yolları buralardan, kolektif ruhtan geçiyor diye düşünüyorum.

Yani evet… Oturup üzülmek yerine değiştiremeyeceğim şeylere, bunun için ne yapabilirim, diye düşünüp kendi üretim alanıma dair bir çözüm yolu buldum diyelim… Bir yandan da Instagram’da olabildiğince story olarak öğrendiğim şeyleri paylaşabiliyorum. Öğrendiğim anda paylaşıyorum ki işte en azından birisi desin ki, a bir saniye ben niye kendimi sorgulamadım bugüne kadar?… İşe de yarıyor. Bence biz değişirsek sistem de değişecek ve güzelleşecek. Bizim tavrımız değiştirecek bu sistemi. 

Peş peşe günlerde yaptığım görüşmeler olduğundan ICTM’in Türkiye ayağının çalıştayı gündemimden düşmemiş, oradaki başlıkları ve sunumların tavrını Ezgi’yle de paylaşıyorum. Sorum ve konum aynı aslında… Çalıştayda müzik dünyasında bütünleşme, olarak yer alan tümce… Sonra da ucu açık bir soruyla anlatılacak olanı dinleme / öğrenme merakıyla Ezgi’ye başka ne var aklında, gündeminde diye yöneliyorum. Aslında ben biraz tökezlerken o imdada yetişiyor desem yeri… Mevzumuz meta / data! Her görüşmede başka bir gözle dinlediğim derdi bir de Ezgi’den dinleyelim…

Buradaki sistemin düzgün çalışmamasının nedenlerinden bir tanesi bir kişinin ben melodiyi buldum, diyerek müzisyen isimlerini yazmaması… Mesela siz bir şarkı yaptınız, birilerine ya da grup olarak yaptınız fark etmez. Bir grubunuz var, müzik yapıyorsunuz… Grup olarak müzik yapıyorlar aynı stüdyoda, ama iki kişinin ismi yazıyor. Ve şöyle bir şey oluyor yayınlarken de

Instagram’dan, Wikipedia’dan ya da işte Youtube’da açıklama kısmında prodüktör şudur, söz yazarı budur, müziği yapan budur, gitarı şu çaldı bütün ayrıntılarıyla yazabiliyor… Halbuki oraya niye yazıyorlar, öyle olmaması gerek. Şarkının metadatasında yazılması gerekiyor bunun. Spotify’dan herhangi bir şarkıya girdiğinde, şarkıya katkıda bulunanlar kısmı var oraya bastığında eğer bu meta/data doğru girildiyse eksik girilmediyse… Ama işte o isimler yazılmıyor, o şarkıya katkıda bulunan hiçbir insanın ismi yazılmıyor. Bu bilinmiyor bile. Sadece şarkıyı söyleyenin adının yazması ne demek, hiç beste yapmayı bilmeyen sadece şarkı söyleyen biri olsun bu mesela, o hatırlanır/kazanır/hak sahibi olur demek gibi bir şey oluyor… Bunun sosyal medyada not gibi yazılması hiçbir şey ifade etmiyor. Şarkının verisine işlenmesi gerekmekte ki şarkı yayınlandığı süre kadar orda varolabilsin yani belki de sonsuza kadar.

Şimdi burda bu karmaşık müzik işi bulmacasının çözülmesine yardımcı olacak çok önemli bir konuya giriş yapacağım.

Global sistemde müzik yapanların meslek tanımları:

Şarkı yazarı (Writer): Bir şarkı yazarı müzik kompozisyonunu yazan kişidir: melodi, armoni, sözler, aranje, beat yapımı vb. gibi

Bu tanımın altındaki dallar: Besteci/Söz Yazarı (Composer/Author): Hem sözleri hem de müzikal elementleri yaratan kişi Söz Yazarı (Author): Söz yazan kişi Aranjör: Varolan müziği modifiye eden kişi Adaptör: Varolan sözleri modifiye eden kişi Translator: Bir dili başka bir dile göre sözleri modifiye eden kişi

Bir eser bildiriminde %50’si şarkı yazarlarına (Writer), %50’si yayımcıya (Publisher) paylaştırılarak totali %100 olacak şekilde hak paylaşımı sağlanır.  (Kaynak: ASCAP)

Şimdi gelelim bizim ülkemizdeki meslek tanımları nasıl.

Şarkı yazarı: Böyle bir geçerli terminoloji yasal belgelerde yok görünüyor. Benim de sorunum tam da bu noktada başlıyor aslında. Kaynaklara bakılabilir. (Kaynak: Mesam ve MSG Üye Bilgi Formu ve MSG Üyelik Başvuru Formu)

Besteci: Ana melodiyi yaratan kişi Söz yazarı: Sözü yazan kişi İşlemeci- düzenleyen -Aranjör: Müziği bestecinin yazdığı melodi üzerinden müziği türlere göre düzenleyen kişi Varis/Mali Hak Sahibi: Eser üzerinde mali hak sahibi olan kişi yani bir eserin bestesi %50, sözleri %50 olmak üzere toplam paylaşım oranı %100’dür. (Kaynak: MESAM ve MSG sıkça sorulan sorular https://www.msg.org.tr/s-s-s ayrıca Eser bildiriminde tüm hak sahiplerinin belirtilmesi gerekir mi? Paylaşım oranları nasıl olmalıdır?)

Burdaki farklılık da eserin bestecisinin (ana melodiyi yazan kişi) inisiyatifine bağlı olarak %45 Beste %45 Söz ve %10 Aranje payı olarak paylaştırılabiliyor. Bu oranlar duruma göre de değişiklik gösterebiliyor. Halbuki aranjörlük beste/besteci tanımının içerisindeki bir alt daldır. Sanıyorum ki “Writer” tanımını Türkçeleştirirken “beste” tanımı biraz yanlış olmuş, olabilir gibi görünüyor. Bunun üzerinde çok ciddi bir çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum. Tabi bu hukuksal olarak avukatlarla üzerinde çalışılması gereken bir konu. Değişim burada başlayacak. Umut burada. Benim müzik sektöründeki çalışma şeklini şeffaflıkla paylaşmamın sebebi ise; müzisyenlerin bir şarkı yazarı olduğunu anlatmaya çalışırken neden kendi ülkemde umutsuzluğa kapılıp alternatif yollar aradığımın sebebini net bir şekilde gösterebilmek istemem. Bu bilgileri sizin de kontrol etmenizi, yanlış bir bilgi varsa bu sözlerimi okuyan herkesin geri bildirimde bulunmasını isterim.

Kendi ülkemizde benim bildiğim yaklaşık 35 yıldır çalışan aktif bir telif sistemimiz var, daha da gidilecek çok yolumuz var. Umut edelim ki bu yazıyı doğru insanlar okur ve derler ki “bizim meslek tanımlamalarımızın üzerinden geçmemiz, besteci tanımının şarkı-yazarı olmanın bir alt bölümü olarak kabul etmemiz ve müziği üreten insanlara karşı daha kapsayıcı daha saygılı olmamız gerekiyor.” Daha modern daha yenilikçi herkesin güldüğü mutsuz olmadığı bir sistem hazırlamak için heyecan duyan umutlu olan insanlar olduğunu bilmek istiyorum.  İşin aslı benim iş tanımımla yapabileceklerim sınırlı ve müzik işi konusunda sınırlı bilgiye sahibim, kimseye tavsiye veremem. İşi tamamen “müzik işi” olan music business kısmında ustalaşmış kişilerin hemen şu an durmaları, şöyle birkaç dakika bu konu hakkında düşünmelerini istiyorum. Ondan sonra distribütör aracılığıyla paylaşılan METADATA (Metaveri) bilgilerine geçebileceğiz. DSP’lerde neden Ismail Soyberk gibi harika müzisyenlerin kendi şahsi işi dışında eserleri çıkmadığı konusuna da bir çözüm bulmuş olabileceğimizi düşünüyorum. Şarkıya katkıda bulunanlar bildirilmişse eğer, tüm ayrıntılarıyla bu bilgileri görebileceğiniz müzik dinleme platformu TIDAL‘dır.  METADATA konusu zaten dünyada da tam oturmuş değil. Biraz ilerden gidiyor olabilirim ama olsun. Müzisyen, band members (Grup Üyeleri) seçeneği yok ki nasıl bildireyim diyen kişiler var. Writer (şarkı yazarı) diye kabul edilmeye başladıkları gün Türkiye dahil dünyadaki müzik sektörü modernleşmeye ilerlemeye başlamış olacaktır. 2018’da MMA (Music Modernization Act) yasası çıktı. Bu yürürlüğe girdiğinde o zamanda da prodüktör, mastering mühendisi ve mixerlerin alabileceği teliflerini konuşuyor olacağız. Ama önce oraya gelmeden biz ne iş yapıyoruz onu bilmeliyiz, hatırlamalıyız. Birbirimizi eğitmeliyiz ve kollamalıyız.

Burada da yine çok boyutlu bir mesele var… Ben grup müziği yapan müzisyenler içinde de bunun hak kısmına gelince sözü müziği yazana hakkını devretmekle ilgili yerleşmiş bir düşünce olduğunu gözlemliyorum. Davulu-bası yazdım ben yalnız söz müzik bilmem kimin, diyor. Ama senin de dediğin gibi o üretme sürecinin bir parçası bu insan… Başka bir tarafta da yalnız stüdyo müzisyenliğinden geçim sağlayanlar var… O yüzden söylediğin şey bir kez daha önemini hatırlatıyor…

Evet evet, öyle… (O sırada birkaç kâğıt aranıyor, bana birlikte müzik yapmak ya da üretmekle ilgili haklara dair örnek gösteriyor). Mesela şurada multi-band writers senaryo var.  Eğer tek başına müzik yapıyorsa yüzde yüz hak onun. Ama dört kişi stüdyodan içeriye giriyorsa haklarını dörde bölüyorsun. Eşit şekilde… Ne oldu şimdi? Her şey mahvoldu… (ağlanacak hâle kahkaha atıyoruz burada)

Aslında şey diye de düşünebiliriz bunu, o tek kişinin ismine mâl olduğu zaman haklar ya da anılırlık, müzisyenler arasında bir iktidar da oluşmuş oluyor.

Diyelim ki şarkı başlarken, bir melodiyle başlıyor. O melodiyi yazana, birlikte çalıştığı sanatçı “isterse” hak veriyor. Anlatabiliyor muyum? Bu sektördeki X kişiler. Bestenin ana yapısını, melodisinin bulan sanatçının inisiyatifine kalmış… Şöyle bir şey yapılabiliyor; işin en kötü ve en acımasız kısmı da bu, diyelim ki burada standart kabul edilen yüzde onluk bir hak dilimi var düzenlemeyi yapan insana. Bu yüzde otuza kadar çıkarılabiliyor Türkiye’de. Dünyada herkes ne yapıyorsa her şey eşit paylaşılıyor. Burada yüzde otuza kadar olan limit bir yana yüzde onluk kısmını genelde vermeyi tercih ediyorlar. Ama işte herhangi sanatçı da bir sene sonra şunu diyebiliyormuş, ya ben ne uğraşıcam bütün hakları bende olsun, kaldırıyormuş… Sistem buna da izin verebiliyormuş yani… Bunu Cihan’dan öğrendiğimde ağzım açık kalmıştı.

Peki sence bunlar nasıl düzelebilir, iyileştirilebilir? Yani yeniden bir sistem kurgusu mu gerekir, nasıl olmalı?

Tek yapmamız gereken benim adım nerede? diye kendinize sormak. Ben bu şarkıya katkıda bulundum, demek. Herkesin, hepimizin tam olarak ne iş yaptığını bilmesi gerek. Yani işte ben besteci miyim prodüktör muyum? Şarkı yazarı nedir? Nasıl katkıda bulunuyorum? Yani ben stüdyoya girdiğimde dört arkadaşımla müzik yaptığımda nasıl oluyor da ben şarkının haklarından hak almıyorum? Benim enstrümanımdan çıkan notalar nota değil mi, diye sorması lazım. Peki diyelim ki sistem diyor ki hayır değil senin notan, akor bastın sen hiçbir önemi yok. O zaman, o akoru basmayabilirsin! Çok net bir şekilde hakkını yediğini düşündüğün insanlarla çalışmayı bırakabilirsin. Bırakamıyorsan maddi olarak mecbursan paralel yollar çiz. Kendi müziğine güven. Herkes çok yetenekli. Yetenekler içinde ölüyor, buradaki insanlar. Yani o kadar çok potansiyel var ki, verilen emeğin ve bu müzikal bilginin bir karşılığı var. Orada duruyor. Sadece ben buradayım ve yapabiliyorum, demek lazım. Ben buradaki bir gitaristin sadece gitar çalarak grammy alabileceğine bile çok inanıyorum. Ve bunu çok zekice yapabileceğine inanıyorum. Mesela bir örnek vereyim; Belçika’da yaşayan genç bir müzisyen çocuk var, 19-20 yaşlarında. Kendisine Beatstars’dan bir hesap açıyor ve orada sektördeki prodüktörlerin kullanabileceği gitar loopları yaratıyor. Bunlar modern müziklerde kullanılabilecek şeyler. Ve herhangi bir prodüktör gelip 10 dolarlık gitar loopunu alıp kendi şarkısına koyuyor. Ama bu loopu alırken altta bir metin var, diyor ki; “eğer bu loopu kullanırsanız şarkı yazarı olarak ismimi yazmak zorundasınız.” Bitti… Çocuğun zekâsı burada başlıyor işte. Ve o insan o ürünü alıp kullanan kişi, Eminem’in de prodüktörü olabilir, Cardi B’nin prodüktörü de olabilir. Kim olacağını bilemezsin ve yarın bir grammyin kapında olabilir. İnsanlar küçük düşünmeye o kadar alışmış ki ben küçük düşünmeyeceğim belki sonunda küçük şeyler başarırım hiç önemi yok ve yetenekli insanların yapabileceği şeyleri göstermek istiyorum. Lokal olarak çalışma zorunluluğumuz yok, dünyadaki herkesle çalışabiliriz. Bunu hatırlamalarını istiyorum. Bizim kaybettiğimiz öz güveni geri kazanmamız gerekiyor.

Çok güzel bir örnek ve söylediğin şeyler çok kıymetli. Ben de yurtdışında daha çok performans dinlemeye/izlemeye başladığımda, kendi müzisyen arkadaşlarıma Türkiye’ye döndüğüm vakitler buna benzer bir şey söylemiştim. Lütfen biraz daha kendinize değer verin, diye… Söylediğin şey çok kıymetli hakikaten.

Burada biraz aşı meselesinden konuşuyoruz Ezgi’yle. O sıralarda aşı çıkmış, biraz daha üzerine okumak, ne olup bittiğini iyice gözlemledikten sonra karar vermek istediğini söylüyor. Şimdi ben bu görüşmeyi sizlere hazırlarken, Ezgi de aşı olmaya karar vermiş ve randevusunu almış. Sonra yine üzerinde durmayı ikimizin de istediğimiz bir yere geliyoruz. Ezgi, benim de bu seriyi paylaşırken sıkça dile getirdiğim şeyi bir de kendi cephesinden vurguluyor. Yüzümde kocaman bir tebessümle onu dinlemeye devam ediyorum…

Bu işi, müzik işini bilen, öğrenen, çalışan, üzerine düşünmüş, herkesin konuşması gerekiyor. Susmaması gerekiyor. Hayatım boyunca müzik okumuş bir insan olarak, on üç yaşından beri, hiçbir zaman müziğin kazanca dönüşmesi hakkında bir dersle karşılaşmadım. Üniversite yıllarında bunu tercih edersek alabiliyorduk. O zaman bile çok karmaşık ve korkutucuydu. Bunu böyle yapan şey karmaşık, korkutucu yapan şey bilgisizlik… Bilen insanların bunları lütfen bir para karşılığında satmaya çalışmaması… Basit şekilde sunması. Hepimizi güçlendirmenin yolu bilgi ve o bilgiyi bizimle paylaşsınlar, bize yardımcı olsunlar bu konuda bizim gelişmemiz için. Tek istediğim şey bu, öğrendikçe paylaşmam da bundan.

Umuyorum bu satırları okuyan müzik insanları linklendirilmiş adreslere göz atacak zamanı bulur. Ben kendi adıma ders gibi bir röportaj yaptığım için inanılmaz şanslı hissediyorum. Dahası bu paylaşım kanalı aralıklarla devam ediyor. Umarım sizler de Ezgi’nin anlattıklarıyla meraka kapılır, adımlar atar ve daha güzel hayaller kurmaya çabalarsınız. Hepimizin, buna ihtiyacı var gibi…